Archives

Sofralar, Tabaklar ve Alışveriş

tabak

Hanımlar tariflik bir resim yok malesef:) Sadece instagramda ara ara (sık aralıklarla diyeyim:)) yayınladığım kahvaltı tabaklarından bir tanesini fikir olması açısından sitede yayınlıyorum.

Evet, kabul ediyorum süslü püslü tabakları ve sofraları seviyorum. Haklı olarak düşünebilirsiniz, bu sofraları hazırlamak için kullandığın tabak, çanak dünya paradır  diye. Ama durum pek öyle değil ben bu sofralarda kullandığım malzemeleri genel olarak takım şeklinde değil de 2 şer adet olarak alıyorum.Misal verecek olursak benim kaç çeşit yemek takımım olduğunu soran arkadaşlar oluyor, hemen cevaplayayım ; bir tane takımım var onu da İkea’dan almıştım. Ara ara aldığım bu ikişer tabaklarla sofrayı renklendirip farklı görünmesini sağlıyorum.

Alışveriş yaparken de ilk baktığım yerler English Home, Mudo ve Tepe Home. Tabi semt pazarlarını da unutmamak gerek çünkü oralardan aldığım ufak tefek şeyler genelde çok beğeniliyor. Velhasılı kelam şık sofralar için çok ciddi bütçeler ayırmaya gerek yok, ufak dokunuşlarla her sofra birbirinden farklı ama görsel olarak sizi tatmin edecek derecede güzel olabilir.

Yine Bir Geri Dönüş Zamanı

 

Siteye kaç kez aynı cümleyle yazmaya başladım bilmiyorum. Ama arada böyle ayrılıklar oluyor. Her dönüşümde bir kez daha fark ediyorum ki benim buraya yazdıklarım sadece tariflerden ibaret değil. Bunlar benim hayatım. Ya da hayatımdan kesitler. Mesela oğlumun bebeklik zamanları, doğum günlerimiz, başımızdan geçen hırsızlık vakası ya da mutlu mutsuz zamanlarım…

Burası benim kağıt kullanmadan içimi döktüğüm, iyiyi kötüyü paylaştığım günlüğüm. Günlük tuttanlar bilir eski sayfaları dönüp dönüp tekrar okumak huzur verir. İşte bende geçmiş sayfalarda yazdıklarımı okudukça o huzuru buluyorum ve diyorum ki iyi ki Mutfak Böcüğü varsın. İleride oğlumunda okuyup (belki onun çocugununda okuyup) beni daha iyi tanıyacağı anlayacağı bir arşiv var.

Ve bu yazıyla beraber benim için yine bir geri dönüş vakti…

 

Canon 600D Kazanabilirsiniz!

Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarak Canon 600D , Manfrotto tripod ve Kata sırt çantası kazanma şansı yakalayın! http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/ sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.

Bu Aralar Okuduklarım + En Sevdiklerim

Bu aralar okuduğum kitaplar içinde en sevdiklerim kesinlikle ATEŞ SERİSİ oldu. Fantastik bir seri. Yazarı Newyork Time Bestseller. Yani kitabın hayranları yüzbinlerle ifade ediliyor. Muh-te-şem.  Ama içeriğinden çok bahsetmek istemiyorum, şayet merak ettiyseniz şiddetle alıp okumanızı öneririm. Gerçi serinin 4. kitabı çıkana kadar meraktan kurdeşen dökebilirsiniz (benim gibi) ama okumamak büyük kayıp olur. Buradan Epsilon Yayınevin’e sesleniyorum: NOLUR DÖRT VE BEŞİ BERABER ÇIKARIN ve ACELE EDİN! Epsilon Yayınevi’nin facebook sayfasından bir takipçinin bu kitap hakkındaki yorumunu paylaşmadan edemeyeceğim:

Karen Marie Moning – Ateş Serisi “Karanlık Ateş – Kan ateşi – İntikam Ateşi” Bitti…

Çok nankörüm biliyorum…

Ne zaman yeni bir tane okusam “İşte bu!” diyorum ve gerçekten de öyle hissediyorum. Türkiye’de yayımlanan ilk kitabının üzerinden 2 yıl geçmiş bir kitap ve ben yeni keşfediyorum. Üstelik Epsilona ait… Oysa ben söz konusu Epsilon kitapları olunca okyanustaki tek damla kan kokusunu alabilen köpekbalığı gibi bir şeyimdir.
Çok net söylüyorum. Türkçeye çevrilen fantastik seriler içinde en sevdiğim seriyi okumuş bulunuyorum. (Gerçi 4 ve 5. Romanlar henüz ülkemizde çıkmadığı için okumadım)
Konusuna kısacık değinmek ve sonra bendeki izlerinden bahsetmek istiyorum. Çünkü bitirdiğimden beri aklımı meşgul eden bir fantastik dünya içine girmiş durumdayım.
MacKayla Lane sarışın, süsüne – özellikle pembeye – düşkün kendi halinde bir kızcağız. Ancak hayatı, havuz keyfi yaptığı sırada gelen bir telefonla değişiyor… Hayattaki en sevdiği kişi, kız kardeşi Alina’nın İrlanda’da öldürüldüğü haberiyle yıkılan kız, Alina’nın ölmeden önce telefonuna bıraktığı mesajların anlamını çözmek için Dublin’e gidiyor. Niyeti ablasının bahsettiği Sinsar Dubh kitabını araştırmak ve en önemlisi polisin aramayı bıraktığı katili bulmak. İşte bu noktada yolu, kapkaranlık bir sokakta ışıl ışıl parıldayan Barrons Kitap ve Süs Eşyaları dükkânının sahibi Jericho Barrons ile kesişiyor.

Mac’in bilmediği o kadar çok şey var ki her birinden bahsedecek olursam işin içinden çıkamayabilirim. Ancak bir tanesi var ki biraz zayıf bünyelerde akıl yitikliğine neden olabilir… Mac bir Sidhe Kâhini… Yani Fae (cinler – periler) büyüsünün işlemediği, Fae’nin illüzyonunun ya da cazibesinin arkasında yatan gerçek doğasını görebilme yeteneğine sahip kişi… Üstelik bu özelliğine ek olarak o bir Null. Yani bir dokunuşuyla bir Fae’i dondurma özelliğine de sahip(Bu çok ender rastlanan bir durum, hatta Mac türünün son örneği bile olabilir). Bu bilgileri kitabın başındaki fihristten edinebiliyorsunuz. Tüm bunların dışında Mac, bağlılık, sevgi, acı ve gücün bir karışımı. Hayatı hiç ummadığı bir anda değişince ailesi gibi olayı kabullenmeyip, üzerine gitmesi ve tüm acısına rağmen dışarıdan tasasız görünmesi ondaki potansiyel hakkında az biraz bilgi veriyor bize. İç sesleri fazla geveze ve işte Mac bu dedirten türden…

Dışarıdan bakıldığında insanmış gibi görünmesine rağmen, gerçek yüzleri en korkunç film yaratıklarına benzeyen, aramızda elini kolunu sallayarak insan avlayan Fae denen yaratıkları kabullenişi hiç kolay değil ancak bu noktada kendisine az önce bahsettiğim Barrons yardımcı oluyor. Fakat bu yardım düşündüğünüz gibi nezaket çerçevesinde, anlayış dolu bir yardım olmadığı gibi karşılıklı çıkarları içeriyor. Anlayacağınız Barrons da bir şeylerin peşinde ve onu almak için Mac’i fazlasıyla zorlayan, yaşamla ölümün iç içe geçtiği, bol kötü adamlı, maceralı bir süreç başlatıyor.

Karşılıklı ilişkileri biraz tuhaf. Kitap birinci ağızdan anlatıldığı için erkeğine ne düşündüğünü anlamak neredeyse imkânsız ama biz kızlar güçlü önsezilerimiz ve ufak ipuçlarıyla ona dair birkaç bilgiye erişebiliyoruz. Mesela, o inanılmaz seksi ve güçlü bir karakter. Hatta okuduğum en etkileyici karakter. İnanın bunu yaptığı fantastik bir şeye bağlamadan, sadece varlığıyla satırlar arasında oluşturduğu büyünün etkisiyle söylüyorum. Dışarıdan bakıldığında çok kaba ama tek bir cümle ile hakkındaki her fikri değiştirebilecek bir potansiyele sahip… Bazen kötü olduğunu bile düşündüm -ki 3. Kitap sonu itibariyle hala iyi bir adam olduğundan emin değilim. Mac’e sadece ölüm döşeğinde ya da işitemeyeceği kadar meşgul olduğu zamanlarda ismiyle hitap etmesi dışında her zaman mesafeli bir Bayan Lane deyişi beni her seferinde gülümsetti.

Aralarındaki cinsel kimya mükemmeldi. Okuduğum tüm yetişkin paranormal serilerin vazgeçilmezi olan tutku, bu seride harika işlenmişti. İnanın bana üç kitap boyunca paylaşılan birkaç öpücüğün okura hissettirdiği başka kitaplardakinden ham ve etkileyiciydi. Çünkü yazar ne yaptığını çok iyi biliyordu. Aralarındaki şeyi hep canlı tutup, gerilimi kıvılcımlar çıkartacak noktaya taşırken okuru da ayrı bir meraka sürüklüyordu. Yine de 4 ve 5. Kitaplardaki romantik satırlara karışmak için sabırsızlanıyorum. Mac ve Barrons’u okumak son zamanlarda yaptığım en eğlenceli şeydi. Seri boyunca hep şu soruyu soracak ve kendinizce yanıtlar bulacaksınız. “Barrons ne?” Onu bu kadar özel kılan ne? Mac Fae’lerin gerçek yüzünü görmesine rağmen ona baktığında sadece derin siyah gözlerini ve kadınca başka bir sürü şey dışında anormal bir şey göremese de herkesten farklı olduğunu biliyor. En kudretli Fae’lerin bile korkmasına neden olan, kitabın kötü karakteri Lord Masters’ı tek bir cümleyle geri püskürten, karanlık bölgeye giren insanları bir çırpıda yok eden gölge yaratıklarının fellik fellik kaçtıkları bu adam kim? Neden herkes ondan çekiniyor? Bu arada ondan çekinmeyen tek kişi Mac tahmin edersiniz ki  Aslında korkuyor ama belli etmiyor. Barrons’u güldüren, hatta kahkahalarla güldüren tek kişi de o… Barrons’un elini sür(e)mediği ama gözleriyle cesurca dokunduğu kişi o… Sürekli cızırdayan elektriği siz de hissedeceksiniz.

Tamam elektrikli dedim ama oldukça eğlenceli de bir roman. Mac’in ışıklı kafa aparatını çılgın dansı eşliğinde test ederken Barrons’a yakalandığı bölüme, cep telefonundaki şifreli IYD(if you’re dying- eğer ölüyorsan) ve IYCGM (If you can‘t get me – eğer bana ulaşamazsan) numaralarını yersiz araması durumunda Barrons’un söylediği “eğer ölüm döşeğinde değilken bu numarayı ararsanız sizi bizzat öldürmek için oraya gelirim Bayan Lane” sözüne, Mac’in Barrons için hazırladığı pembe (bu arada Barrons pembeden tiksiniyor) doğum günü pastasının hışımla tavana yapıştığı sahneye uzunca süre güldüm:)

Dilerim ki, bu serinin birçok kişinin gözünden kaçmasına neden olan şey her ne ise ortadan kalkar ve seri hak ettiği değeri alır. Hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki okuduğum en iyi seriydi. Dark ve Midnight serilerini de çok seviyorum ama bu bambaşka… Karen Marie Moning harika bir yazar… Değerli Epsilon Yöneticileri lütfen 4 ve 5 kitaplar için bizi bekletmeyin. Hatta ikisini bir arada çıkartırsanız harika olur çünkü 4. Kitabın sonu saç baş yolduracak cinsten…

Veee ikinci en sevdiklerim. Sevgili Judith MACNAUGH. Sen nasıl bir yazarsın, kalemin sihirli mi be hatun! Şu yukarıda gördüğünüz romanların her birini 1 er günde okudum. Artık baktığım her yerde Clayton ve Whitney’i görüyorum:) En sevdiğim roman karakterleri. Bu kitaplarda historical yani sözde tarihi:) Aslında bildiğiniz aşk romanları. Dükler, düşesler zamanını anlatıyor. Beni çok eğlendirdi, okurken çok keyif aldım.

Hatta bu tarz kitapları seven bir topluluğun da facebook adresi var. Hanımlar orada sevdikleri kitapların özetlerini paylaşıp fikir alışverişinde bulunuyorlar. Bir göz atayım derseniz http://tr-tr.facebook.com/historicalromancetr bu adresi tıklayın.

Whitney ve Clayton bu romanda geçen kahramanlar. İçinde Aşk Saklı, bazılarınıza göre çerezlik gelebilir ama ben 600 küsür sayfalık romanı 1 gecede bitirdim. Beni mutlu etti. Hafta sonu keyif yaparken kahvenizin ya da salebinizin en iyi eşlikçisi olacağından eminim.

Julia Garwood’ da sevdiğim yazarlardan. Onun tarzı da historical çoğunlukla. Ama günümüz zamanınıda anlatan romanları var. Gayet keyifliydi. İskoçları ve muhteşem şatolarını merak ediyorsanız buyrun diyorum.

Sevgiler,

Dönmek Güzelmiş. Özlemişim…

Muhteşem bir şekilde dönüş yapsam ne güzel olurdu. Güzel fotoğraflarla karşılasam sizi pek möhkem olurdu. Ama malesef şimdilik resim koyamıyorum siteye. Emektar notebookum malesef bozuldu. Eşimin yoğun kurtarma çabalarına rağmen bizi terk etti.

 Sonracığıma Canon marka fotoğraf makinasını almış bulunmaktayım. Muhteşem bir alet. Makinayı alıp 2 gün hiç dokunamadım. Ne manyaklık ama! Sen alıcam diye yırt kendini sonra eline alama. Ama inanın bu bir şok evresiydi. Atlattım ve artık kendisiyle kanki konumundayız. Pek sevdik birbirimizi. Nasıl güzel nasıl güzel… Verdiğim linke hemencik bir tık ve siz de bir bakıverin. Canon EOS 500d. Kompakt makinalara karşı antisempati duyan ben dslr (objektifi çıkabilen) bir makinaya kavuşunca ayaklarım yerden kesildi.  Şimdilik aleti çözmek için netten biraz araştırma yapıyorum, inceliyorum ama bana yardımcı olacak ve bu makinaya ait bilgisi olan varsa size nayıırr diyemiyciiim:=)

Notebook elim ayağımmışda haberim yokmuş. Benim bey sağolsun hemen bir masaüstü bilgisayar kurdu eve. Deeee onun başına oturup yazı yazacak adam lazım:=(

Allah ın izniyle Bismillah deyip başlayalım. Her güne bir tarif ve her güne bir yazı diyelim.  Bu günü saymaca yok:=)

Fotoğraf eklemeyince de adamın okuyası gelmiyor demeyin yıkılırım valla:=)

Tatil Münasebetiyle Birazcık Yokum

Merhaba gönülleri güzel ve dost tanır takipçilerim,

Yine epeydir ortalarda yokum. Ama siz beni unutmayıp hep ziyaret etmişsiniz. Sağolun varolun.

Mailleriyle ve diğer tüm iletişim araçlarıyla halimi hatrımı soran, yokuğuma sitem eden, siteye daha çok yazı yazmam için kulaklarımı çekmek isteyen canlarıma çoook teşekkür ediyorum. Ama sizden birkaç güncük daha müsade istiyorum çünkü annemin yanına geldim. Ve bunun keyfini sonuna kadar sürmek istiyorum. Bilgisayara çok nadir giriyorum. Mümkün oldukça kardeşlerimle ve annemle vakit geçiriyorum.

Bu arada size anlatmak istediğim çok şey var. Hepsini ayrı ayrı yazacağım ama biraz çıtlatayım=) Suna DUMANKAYA ile muhteşem bir etkinlik gerçekleştirdik. Gerçi etkinliğe katılan arkadaşlar çoktan bu postu yayınladılar ama ben herzaman ki gibi assolist edasıyla sondan geliyorum=)

Bayramoğlu baklavalarından çok şeker bir davet geldi ama malesef tatilde olduğumdan katılamayacağım.

Aaaa birde muhteşem bir site keşfettim. Binbir organik. Bu site hakkında da ayrı bir post hazırlayıp sizi de bilgilendireceğim.

Ve Carte Dor Fabrika Gezisi’ne yine katılamadım. Aylin‘e de söylediğim gibi dondurmalı etkinlikler bana nasip olmuyor=( İnşallah bir dahaki sefere diyorum.

Şimdilik hepinizi kucaklıyorum,

Hoşçakalın.

İlk Doğum Günü Organizasyonum+Çok Mutluyum

 

Ta ta ta taaaam! İşte ilk doğum günü organizasyonum. Çok mutluyum çünkü herşey yolunda gitti ve hiiiç problem yaşamadım. Nisan pastasına bayıldı. Küçük Hanım’ın isteği doğrultusunda 4 tane Disney Prensesi pastanın üzerine ve  kenarına yerleşti. Nisan, prenseslerin çok ama çok süslü olmasını ve kesinlikle makyajlı olmalarını istedi. Ben de elimden geldiğince onun isteklerini yerine getirdim. Sonçta  çocukların pastayı gördükleri anda verdikleri tepkiyi görmenizi çok isterdim. Hepsi etrafına gelip figürleri ellemek istedi=) Maşallah hepsi birbirinden şeker.

Kreşin süslemesi de dahil ilk işimin içinden alnımın akıyla çıktım. Malesef süslemenin fotoğrafları yok. Ama bu süslemeye partinin yapılacağı salonun süslenmesi, tabağı, bardağı, çatalı, masa örtüsüne kadar herşey dahil. Masa örtüsünden tutun da bardağından çatalına kadar herşeyiyle bizzat ben ilgileniyorum.

Bol bol fotoğraf çektim ama pek becerememişim. Resimler çok net olmadı=(

Figürleri çalışırken çok eğlendim. Sabaha kadar çalıştım ama sonucun değdiğine inanıyorum. Malumunuz minik bir oğlum var ve onunla çalışmak iki kat daha zor ve yorucu.

Pastanın içeriği portakallı, çikolatalı pandispanya ve çikolatalı pastacı kremasından oluştu. Cupcakeler için yeni bir tarif denedim ve çok memnun kaldım. Browni gibi ıslak ıslak=) Tarifin aslı yemekbahane sitesinden alıntıdır.

 

Ve bunlar da cupcakeler. Arı ve uğur böceği temalı. Minikler bu figürlere bayılıyor.

Cupcakelerimi de özenle paketleyip, şeritlerle süsledim.

Son olarak da kurabiyeler. Eee nerde dediğinizi duyabiliyorum. Ama malesef onların fotoğrafını çekmeyi unuttum. Sepete koyup yola  çıkmaya hazırlanırken aklıma geldi ve ancak paketli halini çekebildim.

Kurabiyeler de pastayla uyumlu olarak prenses kıyafeti olarak yapıldı. Onlar da özenle ayrı ayrı paketlendi ve hep beraber kreşe doğru yol aldı.

Gönülçelen Gönlümü Çeldi

Gönlüme taht kuran dizi. Bu diziyi çılgın gibi nefessiz izlememin sebebi resimde gördüğünüz hatundur. Yani Tuba Büyüküstün. Allah’ım böyle bir güzellik, diyecek söz bulamıyorum. Bir kızım olursa ona benzesin istiyorum. Saçları kömür siyahı gözleri mümkünse aynı onun ki gibi olsun:) Allah”ım affetttt:)))

Vakti zamanında çok kınamışım ünlülere aşırı hayranlık duyanları. Hani çılgın gibi onalrı gördüğünde üzerlerine atlayıp imza falan isteyenleri. Şimdi aynı onların ruh halini taşıyorum. Zannedersem Tuba’yı yolda görürsem ya imza ya da resim için kızcağızın dibinde bitivericeğim. Ama napiiiyim çok seviyorum!!!

Kısaca Gönülçelen Dizi’sinden bahsedeyim. Benim güzel hatunum çiçekçi bir roman kızını canlandırıyor. Yanındaki Türkiye’nin en yakışıklı jön adaylarından Cansel Efendi ise müzik akademisyeni. Bu bey bizim Tuba’yı şöhret yapacak:) Yani kızın sesini eğitip (aynı zamanda kendini de eğitip) onu İstanbul’un Müzik’le Buluşması isimli büyük bir gösteriye çıkartacak. Hoca öğrenci birlikteliği bu bölümden itibaren (inşallah) aşka dönüşüyor. Hem komik hem de romantik…

Bence kimin eli kimin cebinde dizilerinden çok daha kaliteli bir yapım. My fair lady müzikalinin adabtasyonu. Ben ağzım kulaklarımda seyrediyorum. İzlerseniz seveceğinizi düşünerek bu postu hazırladım. Takdir sizin hatunlar!

Hepinizi öpüyorum…

Not: Güzel mamalar ve pastalar yolda, kısa zamanda karşınızda olacaklar.